Obezite Cerrahisi Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar ve Gizlenen Gerçekler

Çok değil, bundan 10 yıl önce çoğu kişi obezite sözcüğünün anlamını bilmez ve obezite cerrahisi denince akla sadece mide kelepçesi ve buna bağlı ölümler gelirdi. Oysa bugün gerek yazılı, gerek görsel basında hemen her gün obezite cerrahisiyle ilgili onlarca haberle karşılaşmak mümkün. Toplumun bilinçlenmesi elbette olumlu bir şey, ama sanki bu konuda bir bilgi kirliliği de oluşmaya başladı.

Obezite Cerrahisi

İşte hem obezite ve obezite cerrahisiyle ilgili en çok merak ettiklerinizi sormak ve kafa karıştıran noktaları aydınlatmak için, 15 yıla yakın süredir sadece bu alanla ilgilenen ve ülkemizin önde gelen obezite ve metabolizma cerrahisi uzmanları arasında yer alan Op.Dr.Murat Üstün’le uzun ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Obezite veya diyabet nedeniyle ameliyat olmayı planlayan veya ameliyat olup, sonrası hakkında bilgi ihtiyacı olanlara faydalı olacağını umuyoruz.

Hocam, bugünlerde basında sürekli obezite ve obezite cerrahisiyle ilgili haberlerle karşılaşıyoruz. Bunların bir kısmı başarı hikayeleri, ama bir kısmı da ameliyattan sonra yaşanan sıkıntılar ve hatta yaşam kayıpları hakkında.. Birbiriyle çelişen ve kafa karıştıran yazılara da bolca rastlıyoruz. Ne oluyor, ülkemizde obezitede patlama mı yaşanıyor yoksa başka bir şey mi var?

Öncelikle evet, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de obezitede salgın düzeyinde bir artış olduğu doğru. Neredeyse her üç kişiden ikisi obez hale gelmiş durumda. Çocukluk çağı obezitesinin de hızla artması, yakın gelecekte oranların daha da artacağını düşündürüyor. Son 10 yılda obezitede % 44, diyabette ise % 90 artış oldu. Her iki probleme uzun vadeli bir çözüm sunabilen tek yöntem olarak obezite ve metabolizma cerrahisi sayılarının da artması son derece doğal. Bizde doğru dürüst istatistikler olmadığından tahminen yıllık ameliyat sayılarının bundan beş yıl önce 1000 civarındayken, bugün 6000 hatta 10000’lere kadar çıktığı söyleniyor. Bu rakamlarla bile, ameliyat sınırında olan hastaların ancak yüzde biri cerrahi tedavi seçeneğine ulaşabiliyor demektir. Yani, cerrahideki artış obezitedeki artışın bir sonucu.

Peki obezitedeki artışın ve bu ameliyatların yoğun şekilde uygulanmasının ekonomik olarak nasıl sonuçları olabilir? Sağlık Bakanlığı bu konuya nasıl yaklaşıyor?

Dünyada hiçbir ülke, bu oranlardaki obezite ve diyabet oranlarıyla sağlık sistemini sürekli olarak finanse edemez. Çünkü sağlığa ayrılan payın çok büyük bölümü obezite ve onun yol açtığı diyabet, hipertansiyon, hiperkolesterolemi gibi kronik hastalıkların ve onların yol açtığı böbrek hasarı, damar sertliği, kalp krizi, inme gibi komplikasyonların tedavisine gidiyor. Araştırmalar gösterdi ki, obezite cerrahisi 3 yıl içerisinde kendini amorti ediyor. Yani bu hastaların sağlığı için harcanması gereken para ameliyattan sonra ciddi şekilde azalıyor.
Dolayısıyla aslında uzun vadede obezite cerrahisi sağlık bütçesine çok olumlu etki yapacaktır. Ancak ne yazık ki ülkemizde obeziteyle mücadele konusu çoğunlukla gösterişli kampanya açılışlarından ve iyi niyetten ibaret kalmıştır. En az beş yıldır her gün “Obeziteyle kararlı mücadele başladı” mealinde bir manşete rastlamak mümkün. Bu aynı depreme karşı aldığımız, daha doğrusu almadığımız önlemlere benziyor. Oysa artık gerçekten boşa harcanacak zamanımız yok. Yürüyüş, sağlıklı beslenme gibi olumlu davranış kalıplarını ve koruyucu tedaviyi vurgulaması faydalı olsa da, morbid obez dediğimiz artık obezitenin ağır şekilde hasta ettiği grupta bunların bir faydası yoktur. Bunun işe yarayacağına inanmak, akciğer kanserli hastanın sigarayı bıraktığında iyileşeceğine inanmak gibidir.

Obezite cerrahisini son yıllarda çok duyuyoruz, bunlar yeni yöntemler mi?

Aslında ilk obezite ameliyatları neredeyse 50-60 yıl önce yapılmıştır. En genç obezite ameliyatı olan tüp mide bile neredeyse 16 yılı doldurdu. O yüzden, bunların uzun vadeli sonuçları bilinmiyor şeklindeki itirazların bilimsel bir yanı yok.

Bunların son dönemde bu kadar gündeme gelmesinin bir nedeni de bu cerrahiye yeni başlayan genç meslekdaşlarımızın kişisel reklamını yapmak için çarpıcı yazılarla gündeme gelmeye çalışması. Bu alanda iki mesleki organizasyonumuz, derneğimiz olmasına rağmen, maalesef yeterli denetim olmadığından, bazen çok tehlikeli olabilecek yanlış bilgiler de basın ve internet kanalıyla yayılmaktadır. “Tüp mide ameliyatıyla obeziteye son”, “Tüp mide ameliyatında başarı % 100”, “Kilo vermek artık çok kolay” gibi manşetler benim son birkaç günde denk geldiklerim. Bunlar maalesef obezite cerrahisinin ciddiyetine yakışmadığı gibi, hastalarda yanlış bir izlenim de yaratabiliyor. Bu ameliyatlar mutlaka belli bir kilonun üzerinde bulunan, öncesinde diyet, egzersiz ve diğer tıbbi tedavilerle kilo veremeyen veya geri alan hastalarda tercih edilmeli.

Bu konuda en tehlikeli trend, hastanelerin bu cerrahi türünü sürümden kazanabilecekleri yeni bir kazanç kapısı olarak görmesi ve işin taşeronlaşmaya doğru gitmesi. Siz hiç safra kesesi ameliyatı reklamı gördünüz mü? Ama günümüzde billboardlarda, dergilerde hastanelerin obezite cerrahisi reklamlarına rastlıyoruz. TV kanallarında hergün bir başka bariatrik cerrah sanki yeni bulunmuş gibi mucizevi bariatrik cerrahi yöntemlerinden bahsediyor. Hatta bütün meslekdaşlarına kafa tutuyor, onları hastaları yanlış tedavi etmekle suçluyor, en doğru yöntemi sadece kendisinin uyguladığını iddia ediyor. Daha önce hiçbir obezite cerrahisi kongresinde görmediğimiz, bir yıldır obeziteyle uğraşmaya başlayan cerrah 1000 ameliyat yaptım diye haber yaptırıyor. Ya da, daha önce yanında çalıştığı deneyimli cerrahın vaka sayısını da kendisininkine katıyor. O nedenle, ülkemizde ameliyat rakamlarını değerlendirirken dikkatli olmak gerekiyor. Mevzuata göre bunların tümü yasak, ama para yasak dinlemiyor.

Peki hocam, tüp mide veya gastrik bypass ameliyatıyla kilo vermek gerçekten de kolay değil mi o zaman?

Bu konudaki en büyük ve sakıncalı yanılgı ameliyatın kolay, hızlı ve garantili bir çözüm olduğuna inanmaktır. Obezite cerrahisi diyet, egzersiz, psikoterapi gibi tüm diğer yöntemler denendikten sonra ve ancak belli bir ağırlıktaki obezite probleminde uygulanabilir. Bu grupta da, başarı için ameliyattan sonra sağlıklı beslenme alışkanlıklarının sürdürülmesi, düzenli egzersizin yaşam tarzına eklenmesi ve psikolojik yönden de yeme bozukluğuna karşı destek alınması gerekmektedir. Yoksa ameliyat tek başına başarıyı garantileyemez. Ancak kurallara uyulduğunda fazla kiloların neredeyse tamama yakınının verilmesi ve korunması mümkündür. Ama son günlerde sık sık obezite cerrahisi kriterlerine uymayan ünlülerin tüp mide ameliyatı ile 15-20 kilo verdiği haberlerine rastlıyoruz ki, bu açıkça tıbbi ve etik bir suçtur.

O zaman genelde obezite cerrahisi, özelde de tüp mide ameliyatlarının ne çok tehlikeli ne de çok kolay gibi algılanmaması gerekiyor?

Aynen öyle. Bundan 10 yıl önce biz bir elin parmakları kadar obezite cerrahisi uzmanı, obezitenin bir hastalık olduğunu ve obezite cerrahisi yöntemiyle uzun vadeli bir çözüm sunulabileceğini, bunların korkulacak ameliyatlar olmadığını kamuoyuna anlatmaya çalışıyorduk. Şimdi ise, bu ameliyatlara yeni başlayan arkadaşlarımızın aksine, bu ameliyatların sanıldığı kadar kolay olmadığını ve başarının ameliyattan çok sonraki takip ve uyuma bağlı olduğunu, bu ameliyatların 15-20 kilo fazlalık için yapılamayacağını anlatmaya çalışıyoruz. Obezite cerrahisi mucizevi bir çözüm değildir, bir değişim sürecinin en büyük basamağıdır. Başarıyı belirleyecek olan hastanın sağlıklı yöndeki bu değişime uyumudur.

Peki bu ameliyatlar nasıl yapılıyor ve nasıl işe yarıyor? Yani hasta ameliyattan sonra da diyet yapacaksa neden ameliyata gerek olsun?

Gelişen teknoloji sayesinde tüm ameliyatları laparoskopik yani kapalı yöntemle yapabiliyoruz. Yani karnı açmıyoruz, sadece 4-5 tane, en büyüğü 1 cm olan kesilerden özel aletler ve kamerayla girerek işlemleri gerçekleştiriyoruz. Ameliyatları kabaca iki ana gruba ayırabiliriz. Birinci grup hacim kısıtlayıcı ameliyatlar, ikinci grupsa emilimi azaltan ameliyatlar. Aslında bu da kısmen hatalı bir ayrım. Neden derseniz, örneğin kısıtlayıcı ameliyatlar grubuna sokulan tüp mide ameliyatının etkisinin büyük kısmından sorumlu olan, çıkarılan mide bölümünden salgılanan Ghrelin, yani açlık hormonunun seviyesinin azalmasıyla yaşanan metabolik etki. Yani tüp mide ameliyatı asla sadece kısıtlayıcı bir ameliyat değil, aynı zamanda hormonal, metabolik etkileri de olan bir ameliyat. Öte yandan, gastrik bypass türü ameliyatlarda etkinin bir kısmı da mide hacminin küçültülmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla aslında ameliyatlar arasında çok net ayrımlar söz konusu değil. Kesin olan tek şeyse, obezite cerrahisinin sadece yemeyi azaltmaya yönelik, yani hacim kısıtlayarak etki göstermediği. Aynı zamanda bozulan metabolik dengeleri de resetleyerek vücudun kendisine hedef, set değer olarak belirlediği kilo sınırını aşağı çektiği..

O zaman hangi ameliyat daha iyidir, ya da daha etkilidir? Bu biraz karışık bir konu gibi..

En iyi ameliyat sorusunun tek doğru cevabı vardır, hastaya uygun seçilen ameliyat en doğrusudur. Her hastada her ameliyat aynı başarıyı gösteremez. Biz ameliyat kararını verirken birçok faktörü değerlendiriyoruz. Örneğin yeni çalışmalarda tüp mide ameliyatının Tip 2 diyabet tedavisinde 5 yıldan uzun vadede kalıcı olamadığı anlaşıldı. O halde, 20 yıldır diyabeti olan, insülin kullanan hastada tüp mide ile diyabeti çözeceğini iddia etmek hastaya haksızlıktır.

Bir başka tehlike de, bazı cerrahların tek bir ameliyat yönteminde ısrarcı olmasıdır. Bizim aramızda da tüp mideci, bypasscı gibi ayrımlar oluşmaya başladı. Bu çok hatalı bir gidiş. Bariatrik ve metabolik cerrah olma iddiasıyla ortaya çıkan bir cerrahın tüm metodların mantığını bilmesi, tümünü laparoskopik olarak uygulayabilmesi, gerektiğinde komplikasyonlarına laparoskopik olarak müdahale edebilmesi ve revizyonlarını da yine laparoskopik olarak yapabilmesi gerekir. Elbette tüm bunlar ileri laparoskopi deneyimi ve hayli cerrahi yetenek gerektirir. Yani herkes bariatrik cerrah olabilir diye bir kaide yoktur. Bu düzeye gelmek için en azından 300 bariatrik ameliyatı dünya standartlarında komplikasyon oranı ile gerçekleştirmiş olmak gerekir.

Bir de Türkiye’de komplikasyon oranlarının yüksek olduğu iddiası var, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hem doğru, hem yanlış. O iddiayı ortaya atan meslekdaşımız yılda 6000 obezite ameliyatı yapıldığını ve ölüm oranının yüzde on olduğunu ileri sürüyor. Bu demektir ki ülkemizde her yıl 600 kişi obezite cerrahisinden ölüyor. Böyle bir oran yok. Ama oranların dünya standartlarından yüksek olduğu kesin. Nedeni bariz, bu konuda bir denetim olmaması ve her genel cerrahın bazen de denemek için bu ameliyatları yapmaya kalkışması. Obezite cerrahisi böyle bir cerrahi türü değil.

Zaten büyük umutlarla sahaya girenleri en çok şaşırtan da bu oluyor. Normalde genel cerrahi radikal bir branştır. Hastalıklı dokuyu keser çıkarırsınız ve hastalığı iyileştirirsiniz. Ama obezite cerrahisi öyle değil ki. Mideyi tamamen de çıkarsanız obeziteyi çözemeyebilirsiniz. Çünkü hasta olan zaten mide değil, bedenin tamamı, metabolizmanın tümü hasta. Biz sadece onu resetleyecek bir yer bulmaya çalışıyoruz. Ama bu da her zaman mümkün olmuyor. Ve diğer ameliyatlardaki gibi ameliyattan sonra işimiz bitmediği gibi, yeni başlıyor. Eğer cerrahın hastayı yıllarca izleyecek, 7/24 destek verecek gücü, hevesi, sabrı ve imkanı yoksa başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Tüm ameliyatları yaparım, arada da obezite cerrahisi yaparım diyemezsiniz. Adanmışlık bu cerrahi alanında başarının olmazsa olmaz şartı.

Başarıda hastaya uygun ameliyatın seçilmesi de önemli dediniz, peki hangi hastaya hangi ameliyatın yapılacağına nasıl karar veriliyor?

Kişisel olarak ben önce hastayı dinliyor, kafamda tüm detaylarıyla, yeme alışkanlıklarından obezite geçmişine, diyet öyküsünden yandaş hastalıklarına kadar net bir şablon çıkarıyorum. Ardından hastaya hiçbir etkide bulunmadan tüm cerrahi metodları avantajları ve dezavantajlarıyla anlatıyorum. Sonra da kendimce uygun gördüğüm metodu ve neden bunu tercih ettiğimi açıklıyorum. Neticede ameliyat türüne hastayla birlikte karar veriyoruz. Tabii her zaman benim önerdiğimde karar kılmıyoruz. Bazen hasta daha büyük bir girişimden çekiniyor veya tam tersi baştan üst grup ameliyatı seçiyor. Çok büyük bir handikap yoksa hastanın daha rahat hissedeceği ameliyata yöneliyoruz. Ama örneğin 100 kilo fazlası olan ve 140 ünite kullanan hasta tüp mide ameliyatını seçiyorsa bunun yeterli olmayabileceği konusunda da uyarıyoruz.

Bu ameliyatların çok tehlikeli olduğu konusunda yaygın bir inanış var. Ne dersiniz?

Açıkçası bu ülkemizde obezite cerrahisinin mide kelepçesi ile başladığı ilk yıllarından kalma bir yanlış algı ama kamuoyu hafızasına kazındı bir kere. Ondan sonra birçok teknolojik ilerleme oldu, yöntemler üzerinde konsensüs toplantıları düzenlendi, teknikler net olarak tanımlandı, obezite ve obez hasta yönetimi ile ilgili çok daha geniş bilgiye sahip olduk. Ve elbette cerrahi deneyim giderek arttı. Günümüzde obezite ameliyatlarını safra kesesi ameliyatı kadar bir riskle gerçekleştiriyoruz. Elbette ağır diyabetik, kalp krizi geçirmş veya damar sertliği, koroner problemleri olan hastalarda risk grubu da yükseliyor. Ama öte yandan, bu hastalar zaten bulundukları obezite derecesi nedeniyle de ağır risk altındalar. Örneğin geçtiğimiz aylarda rahmetli Mustafa Koç 4 ay önce tüp mide ameliyatı geçirip ardından kalp krizinden vefat etti. Bütün gözler tüp mideye döndü. Oysa rahmetli yıllar önce koroner bypass ameliyatı olmuş, yani zaten kalbi obezite yüzünden zedelenmiş durumdaydı. Obezitenin getirdiği riskler, ameliyatın getirdiklerinin kat kat üzerinde, bu tartışmasız bir gerçek. Obezite cerrahisinin kalp sağlığına katkısı olduğu, kalp yetmezliğini azalttığı, migren ataklarını önlediği, uyku apnesini çözdüğü, astım krizlerini azalttığı, hatta kansere yakalanma riskinizi düşürdüğü çalışmalarla kanıtlanmış durumda. Evet, ne ilgisi var denilebilir ama kanserlerin % 3’ünün obezite kökenli olduğu saptandı.

Peki bu ameliyatlarda yaş kriterleri nasıldır? Obezite çocuklar arasında da yayıldığına göre, çocuklar ya da ergenlerde de uygulanabilir mi?

Y: Eskiden klasik olarak 18-60 yaş sınırı her yerde yazardı. Bizim bilgiler de hep tercüme olduğundan birebir tekrar edilirdi. Oysa dünyada artık beklenen yaşam süreleri uzadığı için üst yaş sınırı tamamen hastanın sağlık kondisyonuna göre belirlenir hale geldi. Hamburg’daki bir kongrede canlı yayında 73 yaşındaki bir erkek hastaya diyabet nedeniyle gastrik bypass uygulandı. Alt sınır rekoru ise çok tartışmalı 4 yaşındaki Hintli bir çocuk hastada. Ancak kişisel olarak 14-15 yaşa kadar inilmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim alt sınırım 15, 18 yaş altında mutlaka çocuk endokrinoloğu ve çocuk psikyatristinin onayını arıyoruz.

 Peki bu ameliyatın uygulanamayacağı bir hasta türü var mı?

Öncelikle gerek boy ve kilo, gerekse yandaş hastalıklar açısından obezite cerrahisi sınırında olmayan, yani obezite cerrahisi kriterlerine uymayan hastalar J Ardından alkol ve uyuşturucu bağımlılığı olanlar, ağır psikyatrik bozukluğu olanlar ve en önemlisi, ameliyattan sonraki değişimlere uymakta isteksiz hastaları ameliyat etmiyoruz.

Hastaların ameliyat sonrasında dikkat etmeleri gereken özel bir diyet var mı? Kilo kayıpları ve yaşayacakları değişimler nelerdir?

Birçok uluslararası klinikte olduğu gibi biz de ameliyattan sonraki ilk hafta berrak sıvı, sonraki hafta sıvı, sonraki iki hafta da püre gıdadan oluşan bir diyet uyguluyoruz. Bu, stapler yani dikiş hattının iyileşmesi ve komplikasyon yaşanmaması için zorunlu bir diyet. Zaten bu dönemde iştah neredeyse sıfırlandığı için ayak uydurmak çoğu hasta için oldukça kolay oluyor. Tabii ameliyata özgü bazı hassas noktalar da var. Katılarla sıvıların karıştırılmaması, mide hacmi çok küçüldüğü için gereken besinlerin alınabilmesi ve mide hacminin genişlememesi için önemli. Yanısıra gazlı içeceklerden de aynı sebeple uzak durulması gerekiyor. Sonrasında akıllıca yeme stratejisi dediğimiz genel bir yeme davranışı geliştirilmesi, yani çöp gıdalardan uzak durulması ve mide hacmini gerekli besinlerle doldurmaya özen gösterilmesi yeterli oluyor. Yine çok iyi çiğneyerek, yavaş yemek, düzenli yemek, uyku düzenine dikkat etmek ve haftada en az 4-5 gün, en az 30 dk düzenli egzersiz yapmak da başarıyı perçinliyor.

Ameliyattan sonra genelde hastalarımızın tamama yakını ilk 8-12 ay içerisinde fazla kilolarının neredeyse tamamını kaybediyor. İkinci yıldan sonra ise artık gelinen kilonun korunması için alışkanlıkların sabitlenmiş olması hedefleniyor. Bu süreçte giysiye fazla para harcanmamalı, çünkü hızlı şekilde zayıflama gerçekleşiyor ve alınan her şey büyük kalıyor. Hastalarımızın kendine güveni artıyor, beden algısı düzeliyor. Sosyal, ailesel ve cinsel yaşamları normale dönüyor. Çoğu hasta ameliyat öncesi kullandığı antidepresanlara ihtiyaç duymuyor.

Ameliyat sonrasında en çok can sıkan sorun deri sarkmaları ve saç dökülmesi. Hastaların çoğunun sandığının aksine saç dökülmesinin sebebi vitamin mineral eksikliği değil. Genelde bütün hızlı zayıflama dönemlerinde olduğu gibi, metabolik bir değişime bağlı ve tamamen geçici. 3. Ay gibi başlayıp, 8. Ay gibi normale dönüyor. Deri sarkmaları ise verilen kilo miktarına, kişinin deri kalitesi ve genetiğine, yağın nerelerde toplandığına göre değişebiliyor. Ama rahatsız edecek düzeyde bir sarkma varsa estetik cerrahi bu konuda normale dönmeyi sağlayabiliyor.

Uzun vadede kontroller ve sürekli beslenme eğitimi önemli. Biz ameliyat paketlerimizde 1 yıllık kontrol ve beslenme desteği de dahil olarak sunuyoruz. 1-3-6-12-18-24. Aylarda kan tahlilleri ile herhangi bir eksiklik olup olmadığı denetleniyor. Gerekirse demir, kalsiyum, B12, D vitamini gibi takviyeler eklenebiliyor. Bu eksiklikler tüp mide ameliyatlarında çok daha az görülüyor.

Bu ameliyatlar çoğu hastada sosyal anlamda olumlu yönde gelişmeler sağlarken, bazen özgüven yükselmesine bağlı olarak boşanmalar yan etki olarak görülebiliyor. Aksine, zayıflayınca bekar olanlarda evlenme, evlilerde çocuk sahibi olma oranları yükselebiliyor.

Hocam son olarak bir de şeker hastalığı ve şeker ameliyatı denilen ameliyatla ilgili görüşlerinizi alalım.

Obezite cerrahisi yaklaşık 60 yıllık geçmişe sahip. Obez hastaların çoğunda Tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği, koroner arter hastalığı gibi yandaş hastalıklar mevcut. Ameliyatla kişi zayıfladıkça bu hastalıkların da düzeldiği görülüyor. Bunun üzerine metabolik cerrahi kavramı ortaya çıkıyor. Aslında metabolik cerrahi, bir hastalığı tedavi etmek üzere hasta olmayan bir organ üzerinde işlem gerçekleştirmek demek. Hasta olan mide veya barsak değil. Biz onlara müdahale ederek tüm metabolizmayı resetlemeye çalışıyoruz. Bu ameliyatlardan sonra Ghrelin, leptin, PYY gibi bir çok hormonun seviyelerinde şok değişimler yaşanıyor. Yani obezite ve obezite cerrahisiyle çözümü çok kompleks mekanizmalara dayanan bir süreç.

Hep merak edilir, ne oldu da obezite bu kadar patladı diye. Basit yanıt, insanlar çok kalori alıyor ve hareketsiz yaşam nedeniyle bunu yakamıyor. Ama iş bu kadar basit olsaydı diyetlerin işe yaraması gerekirdi .Ama biliyoruz ki bir insanın diyet ve egzersizle kalıcı kilo verme şansı % 2-3. İşin altında yatan tükettiğimiz besinlerin giderek rafine hale gelmesi. İnce barsakların ileri seviyelerine sindirilmemiş gıdanın temas etmesi gerekiyor ki, hem iştahı azaltan, hem de kalorilerin doğru yerde kullanılmasını sağlayan barsak hormonları aktive olsun. İşte rafine gıdalar tükettikçe, sindirim işlemi barsakların ilk bölümünde bitiyor. Geriye sadece etkisiz posa kalıyor. Obezite cerrahisi bu mekanizmayı kırarak ince barsağın ileri seviyelerine gıda temasını sağlıyor. Böylece barsağın ileri bölümlerinden salınan hormonlar sayesinde bozulmuş olan hormonal ve metabolik denge yeniden kuruluyor. Bunu sağladığınız her yöntem hem kilo kaybettirir, hem de şekeri düzeltir. Yani 60 yıldır yapılan gastrik bypass zaten bunu yapar.

 Peki ne oldu da “şeker ameliyatı” moda oldu?

Biz de dahil Avrupa ülkelerinin tümünde Tip 2 diyabetiklerin % 90’ı obezdir. Yani klasik emilim bozucu obezite cerrahisi metodlarıyla diyabetlerinden kurtulabilirler. Oysa Hindistan’da oran tam tersidir. Yani Tip 2 diyabetiklerin % 90’ı zayıftır. Emilim bozucu ameliyatların bir etkisi de kilo kaybıdır. Bu hastaların kilo verdirmeden sindirilmemiş gıdanın ince barsağın ileri seviyelerine değmesini sağlayacak bir metoda ihtiyacı vardır. Derken Brezilya’dan bir uzman çıktı ve ince barsağın son bölümünden bir parçayı kesip, mide çıkışına yakın bir yere monte etme yöntemini tanımladı, yani ileal transpozisyon. Hintli cerrahlar bu yönteme atladılar, tam da aradıkları yöntemdi. Ülkemizden de başta bir cerrah (sonra ondan ayrılan çömezleri) bu Hintli uzmanlardan birini getirterek bu ameliyatı “şeker ameliyatı” diye pazarlamaya başladılar. Oysa klasik textbooklarda bu ameliyatın deneysel olarak ve sadece etik kurul onayıyla yapılabileceği belirtilmektedir.

Kısacası ülkemizde yaşanan endokrinolog-cerrah kavgasının sebebi budur. Onun dışında biz zaten endokrinolog meslekdaşlarımızla kontrolsüz diyabet hastalarına metabolik cerrahi uygulanması konusunda uyumlu bir şekilde çalışıyorduk. Yani, kalkıp “aslında diyabetin tedavisi var, bu doktorlar sizi kandırıyor” veya “hastayı bir ilaçtan kurtarırken bir avuç ilaca mahkum etmek tedavi değildir” diye kimseye saldırmanın bir anlamı yok. Biliyoruz ki, hangi yöntemi uygularsanız uygulayın, obeziteyi de diyabeti de % 100 çözmek mümkün değil. Hasta sağlıklı yeme alışkanlıklarını geliştirmedikçe, yediği gıdaları titizlikle seçmedikçe, egzersizi hayatına katmadıkça bunu garantileyebilecek bir yöntem yok.

 Konuşmamızdan anladığımız kadarıyla bu ameliyatlarla obezite tedavisinde başarılı olmanın yolları hastanın uyumu, cerrahın deneyimi, uygun yöntem seçimi ve sıkı bir iletişimden geçiyor. Siz bildiğimiz kadarıyla hem İstanbul, hem de Londra’da çalışıyorsunuz, hastalarınızla iletişimde bu bir engel yaratıyor mu? Bu konuda internet ve sosyal medyanın rolü nedir?

Aksine. Bu işe yeni başlayan cerrah çok hevesli olur, kişisel telefonunu hastalarına verir, sorduklarını yanıtlamaya çalışır. Hasta sayısı ve başvurular arttıkça kendini geri çekmek zorunda kalır. Araya koordinatörler girer ve doktora direk ulaşmak zorlaşır. Ben obezite cerrahisine başladığım ilk yıllardan bu yana sürekli olarak interneti bir iletişim kanalı olarak kullanan cerrahlardanım. Facebook gibi sosyal medya aktörleri çıkmadan yıllar önce kendi kurduğumuz forumlarda hastaları bilgilendirir, üyelerin bilgi paylaşımına olanak sağlardık. Şimdi de Türkiye’nin en büyük obezite paylaşım platformlarından olan Obezite Destek grubumuz sayesinde bu iletişimi sürdürüyoruz. Yanısıra gerek direk telefon, gerekse Skype ile online video görüşme talebinde bulunan hastalarımızla bizzat ben görüşüyorum. Dolayısıyla Afyon Emirdağ’dan bağlanan 54 yaşındaki hastamız, ilinde kimseye ulaşamazken Londra’dayken bile bana istediği saatte direk ulaşabiliyor. Bu kuvvetli iletişimin başarıyı arttıran çok önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Hastalarımıza ve ameliyatı araştıran herkese sosyal medyayı kullanmalarını öneriyorum. İnternet ve sosyal medya dikkatli kullanıldığında ve reklam faktörü ayıklandığında doktor seçimi yapmak için demokratik bir ortam yaratıyor. İyi şeyler yapıyorsanız burada iyi yer alıyorsunuz, aynı şey tersi için de geçerli. Ayrıca Youtube, Vimeo gibi kanallar da laparoskopik ameliyatlardaki yetkinlik düzeyinin değerlendirilebileceği ortamlar sunuyor. Kısacası artık hastalar hem araştırma, hem de takip aşamalarında eskisine göre çok daha şanslılar.
Röportaj: Nihat İpekçi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hemen Ara!